İSTANBUL
SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ
MEZUNLAR DERNEĞİ

                         

 

TÜRKİYE  MEDYA’DAN GERÇEKLERİ ÖĞRENİYOR MU?
“MEDYA VE BASIN GERÇEĞİ...”
13 Eylül 2001, Perşembe

 SERPİL AKYOL ERDEN: İstanbul Siyasal Bilgiler Fakültesi Mezunlar Derneği olarak 10. yılımıza girerken gerek mezun, mensup ve öğrenci İSBF’ liler arasında gerekse topluma yönelik yaptığımız toplantılarda hep etkin iletişimdeyiz. Çünkü biliyoruz ki iletişim özelikle de medya çok önemlidir. Çünkü dünyanın ve insanların karşı karşıya kaldığı temel sorunların  yayılması, aktarılması ve tartışılması için bu gerekli. Biliyoruz ki tartışıldığı ve herkesin haberi olduğu sürece demokratik hassasiyet daha da artıyor. Demokratik eylemlerin gelişmesi sağlanmış oluyor. Bunun için de önce iletişim dedik. Dernek olarak güz dönemi etkinliklerimizde önceliği medyaya verdik. Medya, toplum içinde toplumlar arasında iletişimi sağlarken farklı anlayışlar tarafından sürekli değiştirilmiş ve sürekli kullanılmıştır. Bu gün görüntülerle ve simgelerle bolca zenginleştirilmiş olarak iletişim işlevini yerine getirmeye çalışıyor. Bolca zenginleştirildiği ve içinin biraz değiştirildiği bir gerçek. Gerçek denince aklıma İstanbul Siyasal’ ın girişindeki Atatürk’ün “Gerçekleri söylemekten korkmayınız” sözü geliyor. Ama, maalesef  gerçekleri söylemekten korkanlar var. Ya can kaygısıyla ya da meslek kaygısıyla. Bu kaygılar arasında sıkışıp kalanlar insanların haber alma özgürlüğünü sağlamaya çalışıyor. Zorlu bir uğraş, bunun farkındayız. Ama özgür, güçlü bir medyanın olması, dürüstlüğün hakim olduğu, objektif  bir şekilde hazırlanan kaliteli haberlerle insanlara ulaşmanın daha güzel olacağına inanıyoruz. Ama zor olduğunu da biliyoruz. Acaba bu bir çıkmaz mı? Acaba  bir çıkar oyunu mu? Bu cesaretle aşılabilir mi? Bu gece bunu konuşalım istedik. Dobra dobra ama samimi, içten bir ortamda hem akademik boyutuyla hem de gerçeklerle, yaşananlarla konuşalım, tartışalım istedik.

       ERSAN İLAL: Ben ciddi konuşma ortamından uzağım. Burada  öğrenci arkadaşlarımız çoğunlukta. Tabi mutfaktan arkadaşlar da var. Geçenlerde basının önemli bir mensubu “iletişim fakülteleri medyaya düşman yetiştiriyorlar” demişti. Bizi düşman ilan etmişti. Olsa olsa ben burada düşmanca tavrımı biraz devam ettiririm. Size zevkli anlar yaşatmaya çalışacağım. Çünkü biliyorsunuz medyanın işlevi eğlendirmek. Ki medya sözcüğünü de çok sevmiyorum. “Türkiye medyadan gerçekleri öğreniyor mu?” diye soruyorsunuz. Medya kavramını biraz açıklamaya çalışacağım. Medya sözcüğünü kullanmıyorum. Bu kavrama karşıyım, ben. “Yığınsal iletim araçları” diyorum. Başından beri bunu söylüyorum ve bir kişilik azınlıkla bunu sürdürüyorum. Bir ikinci kişiyi yanıma çekemedim. Ama “yığınsal iletim araçları” deyiminin daha yerinde olduğunu düşünüyorum. Yığınsal iletim araçları, gerçekleri yansıtmakta oldukça zorlanıyor. Her şeyden önce bir teknolojik sınırlama var. Özellikle televizyon yapay bir ortam. İkincisi bir optik bakışa dayalı. Ne yaparsanız yapın gerçeğin belirli bir bölümünü belli açılardan veriyorlar. Bir de tabii kamera neredeyse onu verebiliyorlar. New York’ta olan olayı herhalde iki günde sekiz bin kez  izlemişsinizdir. Ama neyi veriyorlar kameranın yakalayabildiklerini veriyorlar. Binaları ve çarpan uçakları. Kamera başka bir yerde de olabilirdi. Başka bir açıdan da verebilirdi. Bunu dikkate aldığınızda teknolojik açıdan ve bakış açısından sınırlı bir gerçekliği alabiliyoruz. Peki bu gerçek ne kadar gerçek? Yıllar önce bir çalışmada danışman olmuştum. ”Gerçeğin Öteki Yüzü”adlı bir dizi yapılmıştı TRT’de. Orada söylemek istediğimiz şuydu: TV’lerdeki yüz gerçeğin başka bir yüzüdür. Bütün bunları kabul ettikten sonra diyelim ki bu araçlara sahip olanlar bize meslek kurallarına ve ahlak kurallarına uyarak bir şeyler vermeye çalışıyorlar. Gerçeği aktarmaya çalışıyorlar. Peki burada sorunlar neler? Bu açıdan bakıldığında: 1-Olması gerekenler var. Yani eldeki olanakları, teknolojiyi kullanarak bir şeylerden haber verme, bir gerçekliği yansıtma işlevi var. Bu ne ölçüde gerçekleşiyor? Ona bakmamız gerekiyor. Bunların başında sanıyorum ki küresel boyutta bazı engeller var. Bir de Türkiye açısından engeller var. İkisini tek tek ele almak istiyorum. Küresel açıdan baktığımızda şunu görüyoruz. Bir yeni barbarlık dönemi. Çünkü bu çok ilkel bir yapıya dönüştü. Kapitalizmin son aşamasında ortaya çıkan çok uluslu bir kuralsızlık öneriyor. Hiçbir kuralın bulunmadığı bir düzensizliğe yönelmiş bulunuyoruz. Bunun iki temel nedeni var.

1-     Bireylerin çoğalması: Özelikle son 500-600 yılık insanlık geçmişine baktığımızda çok bireyci bir yapıyla karşılaşıyoruz. Özelikle 17.,18. yüzyıldan  sonra bu gelişti. Kutsal birey ve kutsal bireyin çıkarlarının savunulması söz konusu. Ama, çok sayıda birey oldu dünyada. Birbirimizin üzerine yığılıyoruz. Altı milyarı bulduk.

2-     Ulus devletin yapılanması ile birlikte ortak yaşam, toplumsal yaşam ve toplumsal çıkar kavramları ortaya çıktı.

Günümüz uygarlığı iki temel şey üzerine kurulu. Bireyin çıkarları-toplumun çıkarları. Diyebiliriz ki günümüz uygarlığının ulaştığı bu son aşamada uygarlığın evrensel değerleri bunlar. Ama bu çok uluslu yaratık toplumsal çıkarları hiç düşünmüyor. Çünkü bu yaratığın vatanı yok. Tayvan’da 20 bin kadına yılda Michael Jordan’a bir reklam filmi için ödediği kadar ödüyor. Bu kadınlar bize ayakkabılar üretiyorlar. Garip garip ayakkabıları moda diye ayağımıza geçiriyoruz.Bu yaratık, bu kadar ucuza ürettiği bu ayakkabıları Türkiye’de Fransa’da pahalıya satıyor. Umurunda mı Türkiye batmış, dervişler –imamlar Türkiye’yi kurtarmaya gelmiş ama kurtaramamış. Bu yaratığın vatanı yok, çocuğu yok, torunu yok. Umurunda mı insanların aç kalması, ölmesi, nüfusun hızla artması? Daha çok doğsunlar daha ucuza mal ederiz, daha pahalıya satarız. Tek düşündükleri bu. İşte böyle bir yaratıkla karşı karşıyayız. Bu yaratık gerçekleri yansıtır mı? Bu yaratık daha çok ayakkabı satmak istiyor. Dünyanın en büyük sorunu nüfus patlaması, açlık, tükenen kaynaklar. Bu yaratık, bunların duyulmasını istemiyor. Daha çok doğursunlar daha çok para kazanalım, daha çok doğurup daha çok gebersinler diyor, umurunda mı?  Umurunda değil. O zaman bu yaratığın gerçekleri yansıtmasını bekleyemezsiniz. Çıkıp ta senin çocuğun yarın ölecek ama boş ver sen yemene içmene bak demez. Ne yapar? Çıkıp insana göbek attırır, haydi eller havaya, acı var mı acı falan filan. Çok uluslu sermaye, karşı söylem söyleyemeyeceği için ne yapıyor? Bir düş dünyası yaratıyor. Böylece o söylenemeyecek şeyleri de söylemiş oluyor. Haberler ilk defa ‘80lerin başında magazinsel olmaya başladı. Yani News olan şey Newsshow’a dönüştü. Ve haberler iki saate uzadı. Eskiden haber yarım saatte biterdi. Önce domestik haberler verilmeye başlandı. New York’ta kaynanasını doğrayan kara derili, Brooklyn’de yangın, beşiz doğuran pandalar vs.  Arada otuz saniyede Türkiye’de darbe falan filan. Bu Newsshow on yıl gecikmeyle Türkiye’ye de geldi. NTV, Show Tv nin yaptığı gibi. Zaten şu NTV’yi de anlayamadım. Nergis TV’yi sanki İngilizce bir isimmiş gibi NTV yaptılar.   Peki Türkiye’de ne oluyor? Dünyada bu çok uluslu sermayenin söylemini, ideolojisini kullanacak birilerine ihtiyaç var. Bunun için çok uluslu güç, ulusal medyaları ele geçirmeye başladı. Bunun açık göstergesi şu: ABD’deki  olayları ulusal TV’lerimiz binlerce defa bize seyrettirdiler ve ABD’deki söylemin dışında hiçbir olguya da değinmeden. Pahalı teröristler, terörizm, terörizmle evrensel boyutta mücadele vs. Ama bu olayların ekonomik, siyasal, insani nedenleri üzerinde hiç durmuyorlar. Çünkü çok uluslu sermaye bunu istiyor. Türkiye’de ‘50lerden bu yana medyada büyük bir tekelleşme süreci başladı. Bu süreç günümüzde dışa bağımlılık sürecine dönüştü. Basın önce bütün hukuki engelleri kaldırarak tekelleşti. Sonra hepsi teker teker yabancı sermayenin eline düştü. Türkiye’de yığınsal iletim araçları çok uluslu sermayenin eline düşmüş. ABD’de, İngiltere’de olmayan bir tekelleşme bizde var. ABD’de bir kişi CBS’ten atılırsa hala başka bir medya grubunda iş bulma imkanı var. Ama Türkiye’de Doğan Grubu’ndan atılan bir basın mensubunun Sabah Grubu’nda veya başka bir grupta iş bulması mümkün değildir. Bu büyük çaptaki tekelleşme çok büyük çapta bir iş güvencesizliğine neden oldu.  ’60 dan sonra çıkan yasalar basını özelikle koruyordu. Bazı ülkelerde olmadığı kadar (iki yasayla) basında çalışanları koruyordu. 61 Anayasası (ki benim hala geçerli anayasam; çünkü 82 Anayasası’na hiçbir zaman anayasa demedim) inanılmaz sayıda basında içerenleri koruyan hüküm içeriyordu.  İki darbeyle birlikte genel olarak çalışanları ezme eğilimi, basında çalışanlara öncelikle uygulandı. Bu gün geldiğimiz noktaya bakıyoruz. TV sahibi A, rakip TV’ye ve sahibine saldırması için çalışana emir veriyor. Sunucu çıkıp rakiplere saldırıyor. Aynı kişi bir hafta sonra rakip TV’ye geçiyor ve eski TV’sine ve eski patronuna saldırıyor. Bunu kınıyor muyum? Hayır. Bu kadar iş güvencesizliğinin sonucu  ancak bu olur. ’60 larda, ’70 lerde, ‘80lerde onlarca öğretim görevlisi üniversitelerden atıldı. Ne yaptılar? Hiçbir şey. Kimi lokanta açtı, kimi evinde oturdu. Ben iki çocuğumla 18 ay işsiz kaldım. Ben bilirim bunun acısını. Buna ne kadar dayanabilirsiniz? Onun için ben bu arkadaşları kınamıyorum. Üç ayda dört bin kişi işten atılıyorsa bu durumda gerçekler söz konusu olamaz. Bu ortamda gerçekler holdinglerin gerçeğidir, yabancıların gerçeğidir, çok uluslu sermayenin gerçeğidir. Bu yapının iş güvencesizliği ve meslek ahlakıyla doğrudan bir ilgisi vardır. Eğer ahlaklı kişiler istiyorsak, doğruyu söyleyen adamlar istiyorsak bu yapının değişmesini sağlamalıyız. ABD’deki bir olayı anlatayım. 1953 de ABD’nin başında faşist Mc Carthy vardı. İki televizyoncu Mc Carthy hakkında bir televizyon programı yaptılar. Bütün kirli geçmişini ortaya koydular. Tam programın yayınlanacağı gece Mc Carthy’nin casusları bunu haber alıyorlar. Genel Yayın Yönetmeni’ni arayıp haberi durdurmasını istiyorlar. Genel Yayın Yönetmeni ve programı hazırlayanlar “hayır haberi yayınlayacağız, siz sonra gerekeni yaparsınız” diyorlar. Programı yayınlayıp ertesi gün istifa ediyorlar. Bu programın yayınlanması Mc Carthy’nin sonu oluyor. ABD’de şimdi böyle bir şey olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Son sözüm; bu yapı değişmeden yani çok uluslu sermayenin yerleştirdiği tekelci yapı kırılmadan onursal bir yığınsal iletim yapısı söz konusu olmayacaktır. Çünkü iş güvencesizliği egemen olacaktır. Gerçeğin herhangi bir ucunu bile görmemiz mümkün olamaz.  

RAGIP DURAN: Medyanın kamuoyunu biçimlendirdiğini, oluşturmaya çalıştığını hesaba katarsak, öteki tarafın yani kamuoyunun da bir söz söylemesi gerekir. Evde tek başına tv seyretmekle burada olduğu gibi bir konuyu tartışmak faklı şeylerdir. SBF denince benim aklıma kamu yönetimi ve kamuya yönetici yetiştiren bir okul geliyor. Sıddık Sami Onar, Tarık Zafer Tunaya, Ragıp Sarıca ekolü kendini vakfetmiş ama devlete değil kamuya vakfetmiş bir okul diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu gün böyle bir kitlenin önünde bulunmak, benim için son derece sevindirici bir olay. Kamu bilinci, kamu yararı, kamu çıkarı gibi hayati kavramlar konusunda bilgi ve bilinç sahibi insanlara  hitap ettiğimi düşünüyorum. Çok da abartmamak lazım. İstanbul’da olmasa da Ankara’da kimi mülkiye mezunları kendilerine hiç yakışmadığı halde ya da çok yakıştığı halde bakanlıklar yaptılar. Onlar, derin devletin derin kalmasını derin kamuya sapladılar. Ama dernek anlayışları itibarıyla çok da sevindirici bir şey oldu. Mülkiyeliler Birliği’nden ihraç edildiler.

Ben bu günkü başlıktan iki kelimeyi ele alacağım. “Medya ve gerçek”. Aslında bu sözcükler kullanılmadan bütün insanlık tarihinde her zaman vardı. Gerçek ve gerçek olmayan. 1927 de Belçika’lı gerçek üstücü ressam Röne Merit’in “bu bir pipo değildir” resmi. Resimde bir pipo var, altında ise bu bir pipo değildir yazısı var. Ressam bu resmi ile bir devrim yaptı. Zaten Belçika Komünist Partisi üyesiydi. Tabi bir pipo değildi bu. Bir pipo resmiydi. Pipo ve pipo resmi farklı şeylerdir.

Türkiye’de herkesin üzerinde uzlaşabildiği, tartışmasız bir gerçek yok, olmadı, olmayacak da. Herhangi bir olguya, kişiye bakışımız, yani Gökhan  kamerasıyla biz gözlerimizle baktığımızda bakış açımız; bizim dilimize, dinimize, rengimize, yaşadığımız çevreye göre değişir. Başkasına göre son derece doğru olan şey bana göre yanlış olabilir. Sonuç olarak gerçeğin büyük bir ihtimalle, Marksist anlamda müthiş sınıfsal bir deyim olduğunu düşünüyorum. Herkesin bir gerçeği var. Ve herkesin gerçeği de kendisine. Herkesin iki kere iki dört eder gibi kesin bir gerçeğin üzerinde uzlaşması mümkün değildir. 3-4 yıldır bazen kendisi bazen yardımcıları başbakanın sağlık durumu çok iyidir diye açıklama yapıyorlar. Ama biz başbakanı televizyonlardan görebiliyoruz.  Yakından görenler daha iyi bilir. Bir açıklamalara bakıyoruz birde görüntülere bakıyoruz. Galiba sağlık tanımını değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü sağlıklı insanın elleri öyle titremez, sağlıklı insan ki Japon değilse öyle küçük adımlarla yürümez, sağlıklı insanın sesi ağzından çıkar. Bu aslında Türk Egemen Medyası’nın dizenformasyonda çok başarılı olmadığını gösteriyor. Sen sağlıklı diyorsan bari sağlıklı bir insan göster bana. Bizim gibi sıradan insanlar kuşkuya düşüyor. Gerçekle sanal arasındaki bu görüntüyü Türk Medyası pişkin olmadığı için açık veriyor. ABD’de vurulan Pentagon’ u CNN tam olarak vermiyor.

Bir habercinin cevap vermesi gereken iki soru var. 1-Gerçek nedir? Biraz önce anlattım. 2-Hangi gerçeği nasıl, ne zaman ve nerede kamuoyuna iletmeliyim. Bu sorulara verilecek cevap bir gazetecinin doğru dürüst gazeteci olup olmadığının önemli bir ölçüsü bence.

Ersan Hoca’nın da belirttiği gibi medyanın kendine göre bir gerçeği oluşmuş durumda. Türkiye’de ve dünyada bu anlamda var olan bir çelişki, bundan sonra da devam edecek. Birinin galibiyeti söz konusu değildir. Eskiye oranla medya bu gün daha çok önem kazandı.

Küreselleşmeyle medyanın önemi daha da arttı. Küreselleşmenin ideolojik tanımı “tek düşünce” dir. Hepimiz liberal olmak zorundayız. Serbest rekabet, pazar ekonomisi vs. neresi serbest rekabet ise. Buna karşı ideolojik mücadelenin önemli olduğunu düşünüyorum. Mülkiyet de önemli. Kimin medyası ise onun gerçeği öne çıkarılıyor, yaygınlaştırılıyor. Gerçek anlamda demokratik ve özgürlükçü medyanın mutlaka çok sesli olması gerekir. ABD’deki olayla ilgili olarak neden acaba bütün parmaklar Usame Bin Ladin’i gösteriyor. Neden başka ihtimaller üzerinde hiç durulmuyor? Bütün ağırlık bizi öyle düşündürmeyi amaçlıyor. Mülkiyet çok önemli demiştim. Parayı veren düdüğü çalıyor veya çaldırtıyor. Bu gün sadece para ile açıklanamayacak bilgi ile iktidar arasındaki ilişkilerde önemli. Büyük ihtimalle 20. yüzyıl gerçeğin mağlup olduğu sanalın galip geldiği bir yüzyıl oldu. Önümüzdeki yıllarda gerçek-sanal çatışmasında sanal daha da güçlenecek. Bitirmeden çok umutsuz olduğumu düşünmemeniz için; ben buna razı değilim. Birçok insan hatta çoğunluk buna razı değil. Ama mevcut sisteme karşı çok ciddi bir alternatif oluşturulamamış olmasının sıkıntısını yaşıyoruz. Bu sadece medyada değil tarih, coğrafya ve siyasette de geçerli. Ama gerçek anlamda özgür, tarafsız, bağımsız ve gerçekten yana olan gazetecilikte iki önemli unsur vardır. Birincisi yerellik: Haber, gazeteci, okur üçlüsünün arasındaki mesafe ne kadar kısa olursa biz gerçeklere o kadar yakın oluruz. Üç örnek vereceğim. CNN, gazeteci Atlanta lı, olay G. Afrika’da oluyor. Çin’deki izleyici olayı izliyor. Burada okurun, izleyicinin haberi etkilemesi, gazeteciye baskı yapması imkansız. Hürriyet Gazetesi; ulusal bir gazete. Gazete İstanbul, olay Antalya, okur Rize. Birinci örnekteki kadar olmasa da haber, gazeteci, okur arasındaki mesafe oldukça fazla. Son örnek; Siirt Mücadele Gazetesi. Cumhur Ağabeyimizin gazetesi. 60 yıldır gazeteyi tek başına çıkarıyor. Muhabiri, genel yayın yönetmeni, çaycısı, hademesi kendisi. Bu örnekte asparagas haber yapamazsınız. Çünkü haber, gazeteci, okur arasındaki mesafe yok denecek kadar az. Cumhur Ağabey bir olay anlatmıştı, size anlatayım. Cumhur ağabey “et fiyatları el yakıyor” diye bir başlık atmış. Gazete basılmış, çocuklar dağıtımını yapmış. Cumhur abi akşam eve giderken mahallenin kasabı Şeyhmus: “Yahu cumhur ağabey o ne haberdi öyle?” demiş. Sen gel et fiyatlarını bana sor demiş.  Bu son örnek, şunu gösteriyor. Medyada yerellik artınca dar anlamda okur denetimi geniş anlamda kamuoyu denetimi artıyor.

İkinci koşul kamu çıkarı. Bir medyanın yerel olması yetmiyor. Aynı zamanda kamu çıkarını savunması gerekiyor. Bir örnek vereyim. ABD New York Manhattan, emlak bakımından dünyanın en pahalı yeri. Her taraf gökdelenlerle dolu. Bu gökdelenlerin arasında bir açık alan (park) varmış. Gökdelenlerin sıkıcılığından bunalanlar sandiviçlerini alıp gidip burada yiyorlarmış, saz çalıyorlarmış. Bir emlakcı burayı elli milyon dolara almış ve buraya bir gökdelen yapmış. İşte bu noktada kamu çıkarı bitiyor. Kamu çıkarı, o parkın binlerce on binlerce insana bedava hizmet vermesidir. Çünkü ancak Cem Uzan kadar bir paranız varsa o gökdelenden bir daire satın alabilirsiniz. Kamu yararı ile yerellik savunuldukça ve gözetildikçe medya ile gerçek arasında var olan uçurumu bir miktar azaltmanız mümkün. Ama şunu da kabul etmek gerekiyor: %100 gerçek hiçbir zaman mümkün değildir.

         GÖKHAN GÜVENÇ: Medya gerçekleri yansıtıyor mu noktasında olaya birazcık sosyolojik açıdan bakmak istiyorum. Bunu da bir anekdotla tamamlamak istiyorum. Soru sorma, soru sordurma, soru sorma kültürü ve soruyu kabullenme kültürü üzerinde durmak istiyorum. Yani karar mekanizmasıyla medya mensubu arasındaki ilişkinin nasıl bir geçmişi olduğunu ve nasıl bir geleceğinin olacağını tanımlamaya çalışacağım. Konu Çevik Bir, yer Somali. Çevik Bir, uluslar arası bir gücün komutanı olarak ilk defa bir basın toplantısına çıkıyor. Kendisine sorulan bir soruya sinirlenen Çevik Bir, basın toplantısını yaklaşık yarım saatte terk etti. ABD’li bir binbaşı basın toplantısını tamamladı. Bu olay, Türkiye’de soru sorma kültürünün fazla gelişmediğini gösteriyor. Çevik Bir, Türkiye’de çok rahat bir pozisyondaydı. Kendisine soru sorulamayacağını, sorulmaması gerektiğini herkes biliyordu. Soru sorulunca soruyu kabullenme kültürünün olmadığı ortaya çıktı.

Ben Somali’de o zaman CNN Türk’te değildim. Bir gavur televizyonunun  (çok sevdiğim bir kavramdır) temsilcisi olarak oradaydım. İstediğim şeyleri sorabiliyordum. Enteresan bir şekilde Çevik Bir beni çok sevdi. Çünkü Türk gazetecilerin kaldığı garnizonda kalmıyordum. Uluslar arası gazeteciler nerede yatıyorsa bende orada yatıyordum. Ne zaman Çevik Bir’e soru sormam gerekiyorsa gidip sorularımı sorup çekiliyordum. Bir kuleye bomba düştüğünde bir Türk askerinin bayılıp düştüğünü yazan Türk gazeteci o garnizonda kaldığı halde kovuldu. Uçağa bindirip İstanbul’a gönderdiler. Gerekçe ise “Türk askeri korkmaz, Türk askeri bayılmaz” idi.

Sermeyenin uluslar arası hale geldiğini, emeğin ucuzladığını kabul ediyorum. İşsizlik korkusuyla çalışan, çalışmaya zorlanan insanlar mevcut, medyada. Emeğin ucuzlaması beraberinde kaliteyi de düşürüyor. Alt yapının fazla oluşmadığı bir ülkedeyiz. Dünyada muhabir, 50-60 yaşında süzüle-süzüle pişmiş hale geliyor. Türkiye’de durum bunun tersi. Muhabirler ve editörler gençtir. TV Yayıncıları Derneği’nin bir bildirisinden size bir alıntı yapayım. ABD’deki olay örnek gösterilerek parçalanmış kol, bacak kafa yok. Bilinçsizce yardıma koşanlar yıkıntıya yaklaştırılmadı, kurtarma çalışmalarını tehlikeye atacak şekilde canlı yayın yapılmasına izin verilmedi. Terör yüceltilmedi, halkın korkuya kapılıp teröristlerin ulaşmak istedikleri amaç engellenmiş oldu. Türkiye’de de böyle olmasının istendiği ekleniyor. Bilgi akışının tam olarak sağlanamadığı bu ülkede manipülatif haberler de olacak, yanlış haberler de olacak. Üzeyir Garih cinayetinde olduğu gibi başka katiller olacak. Ondan sonra başkaları ortaya çıkacak.

Bu ülkede iki uç yaratıldı. Adeta kutsanmış olan TRT ve magazinsel haber yapan diğer televizyonlar. Ben CNN Türk’ten olduğum için biraz daha rahat konuşabiliyorum. Biz ortada yer alıyoruz. Ne TRT’yiz ne de öbür tarafız. Türkiye’de TV alanında bir emekleme dönemi yaşadığımızı düşünüyoruz. Zamanla magazinsel haber yapan televizyonların rüştlerini ispatlayacaklarını düşünüyorum. Taşlar, dişler temizlenecek gibi geliyor bana.

          İzleyici denetimi diye bir not aldım. Bu toplumun bireyleriyiz. Bir anlamda sindirilmiş, korkutulmuş bir toplumuz. Sonuçta interaktif bir ilişkiye girip giremeyeceğimizin bilincinde bile değiliz. Ben medyada mutfaktan biriyim. Mutfağın başındayım. Gelen bir telefonun, yanlış bir haberi nasıl düzelttiğini biliyorum. Bunu yaparsanız siz de buna şahit olabilirsiniz. Yapılan yanlış bir haberin düzeltilmesi için gelen bir telefonun ne çabuk sonuç verdiğinin bilincine varmamız gerekiyor. Böyle bir bilincin gelişmesi durumunda yani birey olma bilincinin gelişmesi durumunda medyanın gerçekleri yansıtması daha kolay olur.

        UMUR TALU: Gerçeğin felsefi kısmına uzun-uzun girmeyeceğim. Ama bir tek şey söyleyeceğim. Hayattayken bazı tercihler yapıyoruz. Yaptığımız her tercih gerçeğin bir kısmına doğru bir yolculuk. Gerçeğin tamamına göre değil. Gazetecilik işi de baştan sona bir tercih işidir. Bunu kabul ettikten sonra objektifliğin de zaten efsane olacağını da baştan sona kabul etmek zorundayız. Yani gazetecilik tamamen bir tercih mesleğidir. Bırakın mesleği zaten yeriniz çok kısıtlı. Yani şu kadar sayfanız var, şu-şu imkanlarınız var, şu kadar zamanınız var. Dolayısıyla bu kısıtlı şartlarda bazı tercihler yapıyorsunuz. Şu haberi değil şu haberi yayınlayacağız gibi. Ondan sonra gelen işleme süreci de baştan aşağı bir tercih meselesi. Şunu büyült şunu küçült, şunu görme şunu gör. Hangi fotoğrafın veya TV ise hangi görüntünün yayınlanacağı, hangi ses tonuyla sunulacağı yine tercih. Yani gazeteciliğin tamamı tercihtir. Bu tercihlerin sonucu bazen gerçeğin tamamına bazen gerçeğin bir kısmına yaklaşır gibi olur. Bazen de gerçekten tamamen uzaklaşır. Bütün bunlara rağmen gazeteci olan bitene ne kadar yakın olabilir? Bu noktada başka şeyler işin içine giriyor. Gazetecinin aldığı eğitim, toplumun kültürü, ülkenin konumu gibi yığınla faktör koyabilirsiniz. Ama ben kısaca birkaç maddede açıklamak istiyorum.

1- Devlet olgusu: Bunu açıklamadan Ersan Hoca’nın söylediği bir şeye ki geneline katılmakla birlikte karşı çıkmak istiyorum. Ersan Hoca gerçeğin önündeki en büyük engelin uluslar arası sermayenin globalleşmesi olduğunu söyledi. Türkiye’de cezaevleri operasyonunda uluslar arası sermayenin hiçbir  engeli olmadığı halde medya ağız birliği etmişçesine gerçeği yansıtmadı. ABD’deki saldırılar sonucu herhangi bir cesedin, gözyaşının vb bir şeyin televizyonlarda görülmemesi iyi karşılanıyor. Ama Türkiye’de cezaevlerindeki  ceset görüntüleri olmadan fikir sahibi olmamız güçleşiyor. Bu tür görüntülerin yayınlanıp yayınlanmaması da bir tercihtir. Yine deprem olduğunda bir tercih sorunuyla karşı karşıya kaldık. Depremin ikinci, üçüncü günü cesetler kokmaya başlamıştı. Çukurlar kazılıp cesetler herhangi kefene sarılmadan, herhangi bir dini tören yapılmadan atılıyordu. Bu görüntülerin yayınlanıp yayınlamama kararı. Yayınlandığı için çok eleştirildi. Ama ben bütün ibtidalimle yayınlanmasından yanaydım. Çünkü bunlar birer gerçekti. Ama bunun şu argümanların da kullanılması gerekiyordu.  Cesetler kokuyor, başkalarına zarar verebilirler, enkaz kaldırma çalışmalarını olumsuz etkiliyorlar. Yani her zaman insanları rahatsız etmeyecek haberlerin yapılması gerçeği gösterir anlayışı bence yanlış.

Birinci unsur, ifade etmeye çalıştığım devlet unsuru. Hele cumhuriyetin temel nitelikleri, Atatürk, ulusal çıkarlar söz konusu ise, asker işin içinde varsa. Devlet olgusu her zaman uluslar arası sermayenin isteklerine uygun davranmayabilir. Bazen bu iki olgunun istekleri çatışabiliyor. Devlet olgusu dikkate alınarak bazı unsurları haber konusu yapmamak gerekiyor. Tabi ki cezaya razı olunursa bu unsurlar haber konusu yapılabilir. Yazı işleri müdürü ve patron çoğu zaman işin bu safhasında devreye giriyor. Dolayısıyla gerçeğin izleyiciye, okura ulaşması engelleniyor.

2- Medya ile siyaset ilişkisi: Medya ile siyaset ilişkisinde angajman olabilir. Bunu doğal kabul etmek gerekiyor. Aksi taktirde çok zevkli ve çok sesli ortamdan söz etmek mümkün değildir. Yayın organları kendilerini liberal, sosyalist, milliyetçi, dinci politikalardan birine kendini yakın hissedebilirler. Dolayısıyla tercihlerini bu bakış açılarından biriyle yapabilirler. Bunu dürüstçe yaptıkları sürece bu subjektifliğe itirazım yok. Aksi taktirde demokrasinin, çoksesliliğin özünü reddetmiş oluruz. Herkes aynı süzgeçten baktığında herkes tek düşünür. Bunu normal kabul ediyorum. Ama siyasi ideolojiden, ilkeden, çizgiden öte çıkarlara kilitlendiği zaman medya, gerçeklerden uzaklaşır. Milliyet Gazetesi bildiğim kadarıyla hafif sosyal demokrattı. Ama bir dönem ANAP’çı sonra Ecevit’ci oldu. Milliyet ANAP’çı iken merkez sağ politikaları benimsiyordu da Ecevit’çi olunca sosyal demokrat mı oldu? Hayır. Tamamen çıkarlar uğruna bu manevraları yaptı. Sabah Grubu daha farklı. Bir Özal’cı sonra Çiller’ci sonra da Ecevit’çi oldu. Ben buna çirkin angajman diyorum. Birincisine çok saygım var. Hiç olmazsa kendi ilkeleri doğrultusunda yayın yapan çok saygın bir yaklaşımdır. Çünkü savundukları bir şeyler var.

3- Üçüncü unsur ekonomik: Kurumsal olarak ekonomik tercihleriniz ve ekonomik çıkarlarınız var. Bu sadece medyanın ekonomik çıkarı olmaktan çıktı. Artık bankacılık, sigortacılık, ihaleler ve telekomünikasyon da medyanın ekonomik çıkarı içine girdi. Yani ülkedeki her türlü işle ilgili yorumunuzda bir çıkar gözetiyor oluyorsunuz.

4- Kurumsal çıkarlar: Yine ekonomik çıkarla iç içe giren kurumsal çıkarlar da medyanın gerçekleri söylemekten uzaklaşmasına neden oldu. Promosyon vb.

5-Bireysel çıkarlar: Bireysel çıkarlar denince de gazetecinin eğitimi, kültürü, yaşam tarzı işin içine giriyor. Türkiye’de medya çalışanları arasında çok keskin bir sosyo-ekonomik piramit var. Medyanın en tepesindeki insanlar artık farklı bir yaşam tarzının insanları. O yüzden yaptıkları yayıncılık çoğu zaman aşırı bir popülizm kokuyor. Acı, magazin ve bir cinayetin istismarında yaptıkları popülizm vb. Çünkü halka ait bir unsur yok, içlerinde. Muhabirlerin çoğu üst düzey yöneticilerin aksine halkın genelinin yaşam tarzı içindeler. Ertuğrul Özkök’ün yazılarına bakın ne kadar popülist olduğunu göreceksiniz. Bunları yadırgamıyorum. Çünkü onu yaşıyorlar. Onu yaşadıkça da gerçekleri ondan ibaret oluyor. Bu popülizmi içlerinde kötülük oldukları için yapmıyorlar. Bazen kötülük olsun diye yaptıkları da oluyor. Tabi ki işsiz kalma korkusu da var.

Bahsettiğim piramit, Türkiye’de çok keskin. En üsten aşağıya doğru inen bir popülizm var. Bazen bunun tersi de oluyor. Muhabir de pekala bazen popülizm yapabiliyor. Her haberi halktan görebiliyor. Bazen kendi korkaklığını, ahlaksızlığını, aşağılılığını habere yansıtabiliyor.

Gerçeği, bütün bu süzgeçlerden geçirdikten sonra her gerçeğin gerçekten çıkma gerçeği ile karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Sadece Türkiye’de değil. ABD’de bile büyük bir grupta çalışan bir gazetecinin ABD’deki yaygın bakış açısından farklı bir haber yapması zordur. Son olayda olduğu gibi ABD kamuoyu, bir dış düşmana ve bu dış düşmanın da islami terör olduğuna şartlanmış durumda. Bu yaygın eğilimin tersine haber yapmak, ABD’de de mümkün değil. Yığınla asker, polis ölürken şurada Levent Camii’inde cenazeler kaldırılırken “ama orada şunlar da oluyor” demenin zor olduğu gibi. Çünkü halkın algılaması, kabul etmesi diye bir şey var. Dolayısıyla halk sadece aldatılan değil, aldatılmayı isteyen, gerçeğin sadece bir kısmını görmeyi isteyen bir kitle. Ama halkın çıkarının olduğu yerde elbette halkın öyle bir isteği olmuyor.

  TAYFUN AKGÜNER: Türk medyası belirli grupların hegemonyasında. Doğan, Bilgin ve Karamehmet grupları. Medyanın yanında bu grupların bankaları, telekom şebekeleri var. Turkcelller, Telsimler, Ayceller. Zaman zaman bu grupların başka gruplarla ortaklıklar kurduğunu görüyoruz. Bilgin-Cıngıllı, Doğan-Bilgin ortaklıkları gibi. Bu tekelleşme sadece İstanbul basınında gerçekleşiyor. Anadolu basınında, tekelleşme yok. Bu grupların elinde gazete ve televizyonların %90 ı var. Dergilerin de tamamı. Peki bu tekelleşmenin Türkiye’deki sonucu ne? Sonuç şu: Bütün haberler tek ağızdan veriliyor. Bunun sonucunda ise ne doğru ne de yanlış anlaşılabiliyor.  Bu gruplar kamuoyuna istedikleri doğrultuda yön verebiliyorlar. İstedikleri gibi haber yapıyorlar. Karşılarına çıkacak hiçbir güç yoktur. Yani bana göre medya bugün Türkiye’de birinci kuvvettir. Açıkça kendi holdinglerinin kendi şirketlerinin reklamını yapıyorlar. Kendi aralarındaki çatışmalara gazetelerinde sayfalar ayırıyorlar ve birbirlerine karşılıklı suçlamalarda bulunuyorlar. Hediye alanlar, iş yapma karşılığı gelir elde edenler var. Gezilere, davetlere katılıyorlar. Zaman zaman bakan tayin ettiriyorlar. Üstelik başbakan tayin ettirdikleri de oluyor. Tabi bu atamalardan beklentileri var. Mevzuattaki promosyon yasaklarına uymuyorlar. Promosyon yasakları ile ilgili mahkeme kararlarına da uymuyorlar. Böylece yazılı basında ve yazılı basının uzantısı olan görsel basında bir çürüme başladı. Bu çürüme büyük sermayenin medyaya girmesi ile başladı. Gazeteler bir mal gibi, bir meta gibi, bir emtia gibi alınıp satılmaya başlandı. Daha da önemlisi böyle olabileceği yani gazetelerin bir mal gibi alınıp satılabileceği toplumda kabul edilmeye başladı. Bütün bunlar son yirmi yılda oldu. Bu iş Aydın Doğan’la başladı. Sonra İzmir’den Dinç Bilgin geldi. Yayında bağımsızlık kalktı. İşadamları, basın gücünü elde ederlerse daha fazla para kazanacaklarını düşündüler. Oysa gazetecilik bir kamu görevidir. Eskiden gazete patronları da gazeteciydi. Basın sektörüne gazeteci olmayan işadamları girince profesyonel gazeteciler de patronlarının isteklerini yerine getirmeye başladılar. Gazetede bir haber okurken acaba patronun hangi çıkarı empoze edilmeye çalışılıyor diye düşünmek gerekiyor. Bu durumda çözüm ne olabilir? Sermayenin mutlaka medyadan çekilmesi gerekiyor. Çünkü medya, kamu yararını patronun yararından üstün tutmak zorundadır. Gazetelerde editöriyel bağımsızlığın sağlanması gerekiyor. Gazetecilerin de mesleklerine sahip çıkması gerekiyor. Yayıncıların kimileri villa, yat, lüks araba sahipleri oldular. Oysa yayıncı üreten olmalıdır. Genel yayın yönetmenlerinin kimileri TÜSİAD üyesi oldular. Bir genel yayın yönetmeninin, TÜSİAD üyesi olması kabul edilemez. Patronu adına iş takip etmesi de kabul edilemez. Çünkü TÜSİAD hakkında yazı yazamazlar, yazdıramazlar. Yazdırırlarsa TÜSİAD’dan atılırlar. Basın meslek kuruluşları bu konuda ne yapıyorlar? Hiçbir şey yapmıyorlar. Gazetecinin patronu adına iş takip etmesini üstü kapalı biçimde eleştiriyorlar. Bu, yetmez. Yapılan bir ankette gazetecilere basın meslek kuruluşlarından ne bekledikleri soruluyor. Gazetecilerin verdikleri cevaplar çok ilginç. Anket sonuçları şöyle:

 %15 işsiz gazeteciler korunsun.

 %10 düşük aidatlı yapı kooperatifleri kurulsun.

%10,5 cemiyet daha etkin olsun

%7,8 tekelleşmeye ve patronlara karşı gazeteciler korunsun

%7,8 212 nolu yasadan doğan haklar korunsun

%7,8 gazeteciler şiddetten korunsun

%4,5 sağlık giderlerine katkıda bulunsun

%3,3 üyelerin çocuklarına eğitimi yardımı yapılsın, daha düşük oranlarda indirimli tatil olanağı sağlansın

Son sırada ise “düşünce suçluları için kampanya açılsın”. Düşünce suçluları en son düşünülen konu. Çok ilginç.

Türk basınının iki önemli sorunu daha var. Bir tanesi soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler soruşturulmadan veya doğruluğundan emin olunmadan yayınlanmaktadır. İkincisi özel yaşamdır. Kamu yararı dışında özel yaşam yayın konusu yapılıyor. Gazetecilikte serbest rekabet olmaz. Gazetecilik ve televizyonculuk etkinliği bir kamu hizmetidir. Kamusal bir etkinliktir. Şimdilerde bir haberin düzeltilmesi veya yalanlanması çok olağan bir hal aldı. Eskiden haberi yalanlanan gazeteci çok ayıplanırdı. Şimdilerde “biz yazalım ilgilisi düzeltsin” anlayışı hakim oldu.

  Bence gazetecilerin örgütlenmesi gerekiyor. Bu örgütlenme sendikalar şeklinde olmalıdır. 212 sayılı yasa, hiçbir medya kuruluşunda uygulanmıyor. Gazeteciler, devlete, iktidara, iş dünyasına, kendi ticari gruplarına uzak durmalıdır. Nasıl olacağını bilmiyorum ama. Kanımca yazılı basın, güç kaybediyor. Elektronik gazetecilik ve internet üzerinden haberleşme düzeyi bayağı gelişti. Haberlerde de yalın haberciliğe ve iktisadi (uzmanlaşmış) haberciliğe doğru bir gidişat var. Son sözüm; Bill Gates’in çocukları galiba Götenberg’in çocuklarını piyasadan silecek.

 


      Ana Sayfa / Fakültemiz / Derneğimiz / Üyelik / Bülten / Etkinlikler / Başarılı SBF' liler / Dosya Paylaşımı / E-Grup Mesajları